Greenwich:

 

Thames Nehri üzerinde yeralan bu şirin denizci semti, 16. yüzyılın sonlarından itibaren denizcilerin mekanı olmuştur. Greenwich'e gezimiz Thames nehri üzerinde ulaşımı sağlayan gezi motorları ile başlıyor. Nehir üzerinde gezi motorları ile ilerlerken Londra'nın sembolü olan Tower Bridge'in altından geçmek, ikinci dünya savaşından günümüze kadar gelen HMS Belfast savaş gemisini ve daha bir çok tarihi yapıyı gözlemek gezinin en güzel anlarından biridir. Bu seyir sırasında İngiliz rehberler gemimizde gezi boyunca açıklamalar yapacaklardır. Greenwich limanına vardığımızda 19. yüzyılda sürekli çay taşıyan ve 1950 yılından beri orada demir atmış olan tarihi yelkenli "Cutty Sark" bizleri karşılar. Burada eskiden antika eşyaların satıldığı büyük bir market bulunuyordu, birşeyler alınmasa bile burayı gezmek oldukça ilginç sayılırdı ancak Docklands hafif raylı sistemin bir uzantısı buraya inşa edildiği için artık bu pazarın yerini modern bir metro istasyonu alıyor. Az ilerde Royal Naval College ve National Maritime Museum gözlerden kaçmayacaktır. Greenwich Park'a ulaştığınızda acıktığınızı hissedeceksiniz ve bu geniş alanda güvercinlerle birlikte "packed lunch" larınızı yiyeceksiniz.Bu güzel parkta birdirbir oynamak Deren Koray'lıların bir geleneğidir. Dik bir tepenin doruğunda bizleri Old Royal Observatory bekler. 1675 yılında kurulmuş olan bu rasathane bugün müze olarak düzenlenmiştir. Herkesin kolunda bir saat olur da, koskoca dünyanın bir saati olmaz mı? Bu saate göre her Deren Koray'lı kendi kol saatini ayarlar ve gelecekte biri saatinin doğru olup olmadığını kendisine sorduğunda "Greenwich ayarlıdır" diyerek gülümser. Londra'ya gelinip de Greenwich'te 0 meridyeninin geçtiği noktayı görmemek büyük eksikliktir. Burada bir ayağınızı dünyanın doğu yarıküresine, diğer ayağınızı dünyanın batı yarıküresine koyacaksınız. İçinizi enteresan bir duygu kaplayacak. Bu nokta aynı zamanda dünyadaki yeni yılın başlangıç noktasıdır. Rasathanenin çatısına baktığınızda kırmızı bir top dikkatinizi çeker. Bu top 1833 yılında kullanılan dünyanın ilk görsel saatidir. (Ayrıntılı bilgi Greenwich'te). Buradan Londra bir başka görünür. Resimlerimizi de çektikten sonra aşağıya Greenwich Market'e hareket ediyoruz. Burası gemi maketlerinin, el işlerinin, hediyelik eşyaların, CD'lerin ve kitapların satıldığı büyük bir markettir. Cutty Sark'a geldiğimizde Thames Nehri'nin iki yakasındaki kubbelerle karşılaşırsınız. Bunlar aslında bina değil, 60 kişilik büyük asansörlerdir. Peki bu asansörlerin nereye indiğini tahmin ediyorsunuz? Tabi ki nehrin dibine. Her iki yakayı birbirine bağlayan Greenwich Foot Tunnel'dan geçerken soğuktan, biraz da endişeden titrediğinizi hissedeceksiniz. Üzerinizden koskoca Thames Nehri'nin geçtiğini düşündüğünüzde tünelde hissettiklerinize hak vereceksiniz. Her ne kadar yasaklansa da tünelin, amatör müzisyenlerin şarkıları ile nasıl şenlendiğini göreceksiniz ve şarkıcılarla beraber siz de tempo tutacaksınız. Yaklaşık 8 dakikalık bir yürüyüşten sonra ikinci asansörü göreceksiniz. Bu asansör bizleri yukarı çıkaracak olan asansördür. Parka vardığımızda artık bir dondurma yemenin zamanı geldiğini düşünüyoruz. Buradan geçtiğimiz yerleri görmek oldukça güzel. Eğer daha yakından görmek isterseniz 20 Pence'iniz hazır olmalı. Bunu paralı dürbüne atarak arzu ettiğiniz bölgeyi yakından inceleyebilirsiniz. Şimdi 21 Yüzyılı yaşamaya hazır mısınız? Hazırsanız ellerimizdeki travelcardlarla Docklands Light Railways'i kullanacağız. Island Gardens'dan bindiğimiz Hafif Raylı Sistem ile 21.Yüzyılın iş merkezini yukardan gözlerken tepkinizi merak ediyoruz. Canarian Wharf'ta bir mola veriyoruz. Buradaki çevre düzenlemesi ve ultramodern mimari sizlerde hayranlık uyandırır. Buraları gezerken fotoğraf makineninizi elinizden düşürmeyeceksiniz. 2000 yılında hizmete giren Jubilee Line'ın bir uzantısı son derece modern bir istasyon olan Canary Wharf'a kadar sizi yürütüyoruz. Burada gördüğünüz metro istasyonunun Londra içinde gördüğünüz sıradan metro istasyonlarına pek de benzemediğini göreceksiniz. Bundan sonrasını anlatmayalım, gelin kararı yine siz verin. Jubilee Line ile yolculuğumuza devam ediyor ve Northern Line'ı kullanarak hepinizin çok ama çok sevdiği Leicester Square'e ulaşıyoruz. Bu arada hava kararır ve deren Koray'lılar Londra'nın cıvıl cıvıl gece hayatına merhaba der. Sokak konserleri, illüzyon gösterilerini izlemeden, Fun Land'de ve Trocadero'da doyasıya eğlenmeden önce Mc. Donald's, KFC, Burger King, Pizza Hut'un bol çeşitli menülerinden birini seçerler. Daha sonra Piccadilly Circus bizleri neon ışıkları ile karşılar ve Londra gecelerinin birinci bölümü burada sona erer, artık yurtlara ve evlerimize dönme zamanıdır.

Camden Town:

 

Eğer rock, pop, heavy metal müziği tutkunuysanız bu müzik tarzlarının aksesuarlarını ve antika eşyaları seviyorsanız Camden Town sizin mekanınızdır. Burası Londra'nın en ilginç semtlerinden biridir. Burada Little Venice'nin uzantısı olan su kanallarındaki gezi motorları dikkatinizi çekecektir. Burada yapacağımız 90 dakikalık bir tur, ömrünüze ömür katar. Burayı çok seveceksiniz. Eğer taze hindistan cevizi hiç yemediyseniz burada tatmanızı tavsiye ederiz. Canınız taze meyve çekerse, buradan çok ucuza alabilirsiniz. Bunun dışında ilginç giyim eşyaları ve çeşitli model ve renkte değişik ayakkabılar arıyorsanız Camden Town'ı kesinlikle kaçırmamanızı öneririz. Burada gördüğünüz bir modeli dünyanın başka bir yerinde bulabileceğinizi sanmıyoruz. Bu nedenle Camden Town her zaman orijinaldir ve orijinal olarak kalmaya da devam edecektir.

Oxford Street:

 

Londra denince akla gelen ilk caddelerden biri Oxford Street'tir. Hatta dünyadaki caddeler dediğinizde Oxford Caddesi ilk 3'te yeralır. Eğer New York'ta Broadway'i görmediyseniz, bu cadde eminiz ki hayatınızda gördüğünüz en hareketli ve en canlı caddedir. Bu cadde alışverişseverler için vazgeçilmez bir mekandır. Bir anda kalabalık içinde kalabilir, arzu ettiğiniz mağazaya girme savaşı içinde kendinizi bulabilirsiniz. Tarihi çift katlı otobüsleri, geleneksel siyah taksileri, dil okulları, Marks & Spencer, C&A, Selfridges, Byrite, Boots, Woolworth, Littlewood, Olympus, John Lewis, Mark One gibi modern alışveriş mağazaları, HMV, Virgin Megastore, Our Price gibi dev video-müzik mağazaları, dev kitap ve kırtasiye mağazaları, meyve satan sokak içi marketleri, pizza büfeleri, elektronik eşya mağazaları, bilgisayar marketleri, bilgisayar oyun mağazaları, eğlence klüpleri, tiyatroları, ünlü restoranları ve sinemaları ile halkın, özellikle de turistlerin yoğun olduğu bir caddedir. Burayı sizler de seveceksiniz. Caddede satılan şekerle kavrulmuş fıstığı tatmanızı tavsiye ediyoruz. Oxford caddesi sizi kendisine bağlayacak pek çok atraksiyonu bünyesinde barındırır. Abartmıyoruz, 1 değil bir kaç gününüzü Londra'da sadece bu caddeye ayırmalısınız. Ancak o zaman tam anlamıyla "gördüm" ya da "bulundum" diyebilirsiniz. Yoksa sadece 1 kare fotografını çekmek değildir Oxford Caddesinde bulunmak..

Leicester Square:

 

Bir başka dünyaca ünlü meydana hoşgeldiniz. Leicester Square'de amatör müzik gruplarının konserlerini burada dinleyebilirsiniz. Yemeklerden başlayalım. Burada İngilizlerin geleneksel menüsü olan fish & chips'i (norveç balığı ve parmak patates) tadabilirsiniz. 1 Pound'a pizza satan ve yanında ücretsiz salata veren restoranlar, KFC, Burger King, Mc Donald's, Pizza Hut gibi dünyaca ünlü fast food mağazalarının yanında Meksika, Çin ve Japon restoranları, Londra'nın en ünlü diskolarından olan Hippodrome, Empire ve Equinox Disco burada yeralır. Şans oyunlarının da oynandığı bu alan, mini bir Las Vegas görünümündedir. Amerika'nın sinema devi Warner Bros'un büyük bir sinemasının yanında Odeon ve ABC gibi dev sinema salonları yine bu meydandadır. Leicester Park'ında dünyanın önemli şehirlerinin bulunduğunuz noktadan uzaklıkları levhalarda yazılıdır. Bu levhaları okurken dünyanın merkezinde olduğunuz hissine kapılacaksınız. Parkın hemen yanında, Arnold Schwazenneger, Sylvester Stallone gibi Amerikalı aktörlerin el izlerini görebilirsiniz. Hediyelik eşya mağazaları oldukça ilginçtir. Swiss Centre'nin önünde taze bir portakal suyu içmek enerjinizi arttıracaktır. Bu arada her saat ortaya çıkan Alp senfonisini dinlemenizi hararetle tavsiye ediyoruz. Buradaki çanların melodi şeklinde çalması sizleri hayrete düşürecektir. Hemen karşınızda sokakta portrenizi çizecek bir çok usta ressam sizleri bekliyor olacak. Bu sanatçıların ne derece profesyonel olduklarını film yıldızlarının çizilmiş portrelerini gördükten sonra karar vereceksiniz. Gerçi son yıllarda bu ressamların burada boy göstermeleri yasaklandı ama yine de "bizler hala buradayız" dercesine müşterilerine hizmet vermeye devam ediyorlar. Geceleri Leicester Square görülmeye değerdir. Burası o denli canlıdır ki kendinizi adeta kaybedersiniz. Hele hele kabile danslarını seyretmek, Afrikalı yerlilerin torunlarıyla birlikte dansetmek ayrı bir zevktir. Özellikle pazar günleri burası modern bir panayır görünümündedir. Biraz ilerde de Piccadilly Circus bulunmaktadır.

Piccadilly Circus:

 

Evet gençler, yüzdeyüz eğlenceye hazırsanız, size Piccadilly Circus'u anlatmaya başlayabiliriz. Leicester Square'den ayrıldığımız andan itibaren hemen sağ tarafınızda baktığınızda hakkında sürekli haberler okuduğunuz dünyaca ünlü film starlarının ve pop sanatçılarının bir araya geldiği Planet Hollywood'u göreceksiniz. Bu restoranın vitrininde vizyonda olan en popüler filmlerin mankenlerini ve film kostümlerini inceleyebilir, burada bir hatıra fotografı çekebilirsiniz. Bu restoranlar zincirinin işletmeciliğini yine ünlü Amerikan film starlarından Arnold Schwazeneger ve Sylvester Stallone üstlenmiştir. Bu kalabalık meydanda hemen aynı sırada yeralan Trocadero Centre gençleri kendine çağırmaktadır. Buradaki değişimin hızına yetişmek mümkün değil.. Bir zamanlar uzaylı garip yaratık Alien'in oyun platformu bulunuyordu ve zaman içinde kaldırıldı. Uzun yıllar merkezin alt katında bulunan sanal roller coaster Emaginator bulunuyordu ve tahmin ettiğiniz gibi o da bir süre sonra kaldırıldı. Bir kat yukarı çıktığımızda karşımıza bir zamanlar uzay istasyonu gibi dizayn edilmiş, şeffaf yürüyen merdivenlerle bol ışıklı ilginç bir yere gelinirdi. Dijital oyun devi Sega'nın düzenlediği Sega World iki üç sene varlığını burada sürdürdü. 7 Eylül 1996 yılında büyük umutlarla açılan bu mega eğlence merkezi yerini eski kiracısı Fun Land'a bıraktı. Fun Land hala Trocadero'nun ilk üç katında varlığını başarıyla sürdürüyor. Deren Koray'la Londra'da yaşayacak ve burayı kendi gözlerinizle göreceksiniz. Yürüyen merdivenlerle üst katlara çıktığımızda dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağınız bir eğlence merkezi sizleri ağırlayacaktır: Fun Land, 3 boyutlu bilgisayar oyunlarının, çarpışan otoların ve tilt makinelerin bulunduğu bir merkezdir. Oyunlarda başarılı olan öğrenciler başarı fişleri kazanırlar ve bu fişlerin karşılığında diledikleri hediyeyi alırlar. Burada birbirinden ilginç araba yarışları ve uçak simulatörleri ilginizi çekecektir. Laser Bowl bölümü bowling meraklıları için idealdir. Giant Screen'de gerçek bir araba kullanıyormuş hissine kapılacağınızdan eminiz. Bu arada 6 kişilik savaş ekibini kuran D&K'liler uzay gemilerinde lazer savaşlarına katılırlar ve başarı fişleri kazanırlar. Diğerleri dilerseniz yine sürpriz olsun. Bu arada Exchange Internet Cafe'den sanal alemde gezinebilir, e-maillerinizi kontrol edebilirsiniz. Trocadero Center'deki Little Wood şeker mağazasından dilediğiniz şekeri almak, dükkanları birer birer dolaşmak ayrı bir zevktir. Çok katlı HMV Music Store, ABC sinemaları, alt katta yeralan gençlik malzemelerinin satıldığı dükkanlar ilginizi çekecektir. Dışarı çıktığımızda gençlerin buluşma noktası olan Eros Heykeli'ni görebilirsiniz. Başınızı biraz yukarı kaldırdığınızda neon ışıklı reklam panolarını göreceksiniz. Buradaki renk cümbüşü sizleri cezbedecektir. Gece Piccadilly Circus'u gezmek ayrı bir keyiftir. Tabi bu zevki hep birlikte tadacağız. Trocadero'nun yanında bulunan Rock Circus tüm gençlerin ilgisini çeken çok ilginç bir eğlence merkezidir. Burada Madame Tussauds tarafından opere edilen Rock sanatçıların hareketli heykellerini ve bunların kendi hit parçalarını seslendirdiklerini göreceksiniz. Bu büyük konseri kesin izlemelisiniz.

St. Paul's Cathedral:

 

7. Yüzyıldan beri çeşitli şekillerde inşa edilen bu katedrali günümüz görüntüsüne kavuşturan ünlü mimar Sir Christopher Wren'dir. Sir Wren için İngilizlerin Mimar Sinan'ı benzetmesini yaparsak yanlış olmayacaktır. İsmini 17 Ton ağırlığında olan çandan alan St. Paul's Katedrali 111 metre yüksekliğindedir. Prens Charles ve Lady Diana bu kilisede evlenmişlerdir. Çiftin düğün resimlerini içeride görmemiz mümkündür. Katedralin 30 m. yukarısında ziyaretçilerin ilgisini çeken bir bölüm de Whispering Gallery'dir. Mükemmel akustiği sayesinde bir duvarın yanından fısıltıyla konuşsanız bile kubbenin karşı duvarında bulunan bir başka kişi sizi rahatça duyabilir. John Donne, Van Dyck, Amiral Nelson, Christopher Wren gibi birçok ünlünün mezarları da bu kilisede bulunur. Katedralin kubbesinden Londra bir başka güzeldir, ne var ki kubbeye çıkmak, sonu gelmeyen merdivenleri tırmanmak ve inanılmaz dar geçitlerden geçmek Deren Koray'lıları biraz zorlar ama Londra'nın muhteşem manzarası ile karşılaşınca öğrencilerimiz tüm yorgunluklarını unuturlar. Ziyaretlerimiz zaman zaman içerideki ayinlere denk gelebilmektedir. Ayinler sırasında bizler de dua edenlere saygı gösteriyor ve sessiz bir şekilde kiliseden ayrılıyoruz.

Covent Garden:

 

Londra'nın en keyifli mekanına hoşgeldiniz.. Covent Garden'ın geçmişi 13. yüzyıla dayanır. Burası çok canlı ve hareketli bir yerdir. Her köşe başında müzisyenlerin verdiği mini konserleri ile meşhur olan Covent Garden'da geleneksel bir İngiliz çayı içmek tüm yorgunluğunuzu alır. İllüzyon gösterileri, ortaoyunları ve komedi şovları ilginizi çekecektir. Dikkat ! burada kendinizi bir anda herhangi bir şovun içinde bulabilirsiniz. Bu şovları yapan amatörler şov sonunda sizlerden kendilerine bağış yapmanızı isteyecektir. Eğer siz de gösteriyi beğendiyseniz, gönlünüzden kopan miktarı şovmenin şapkasına bırakabilirsiniz. Meyvenin, sebzenin ve çiçeklerin satıldığı bu alanda bulunan Jubilee Market'ta iğneden ipliğe herşeyi ucuza alabilirsiniz. Burada çok ilgi çekici süs eşyaları ve aksesuarları bulmanız da mümkündür. Standlar hemen hemen hergün değişir ve yerini yenilere bırakır. Bu nedenle hergün gelseniz bile Coven Garden'dan bıkmazsınız. Alanın güneydoğusundaki London Transport Museum, 1830'dan günümüze tüm motorlu taşıtların sergilendiği bir müze olarak sevenlerin karşısına çıkar. Covent Garden'da pazar günleri kurulan panayırda eğlenmenin tadı bir başkadır. Buradan ailelerinizi arayabileceğiniz birçok telefon kulübesi bulunmaktadır. Rotamız bundan sonra yürüyerek Leicester Square'dir. Bu yürüyüş Londra'daki en güzel yürüyüşlerden birisidir. Çünkü Leicester'i gören öğrencilerimiz bu canlı mekanın etkisinden bir daha kolay kolay kurtulamaz. 1989'dan beri her yıl böyleydi ve böyle olmaya da devam edecek.